Antidig : Kalp Sektesi

  • Arşiv
  • RSS

Horoz ve İnsanlar : Hayvancılığa Kamusal Perspektiften Sıkıntılı Bir Bakış

Tavuk. Horoz. Bip.

Horoz, her sabah uyuduğum odanın beş kat altındaki yarı çimenlik alanda ötmeye başlıyordu. Rüyaları bırakıp horozun sahipleriyle ne şekillerde mücadele etmeliyimi yarı kapalı bilincimle sorguluyordum her sabah. Her sabah yarı sabahtı.

Önceleri otantik, hatta şirin gelen horoz, şimdi uykudan mahrum sabahların karanlık lanetiydi. Sırtüstü pozisyonda gözlerim dolu dolu tavana bakıp kim bilir kaç kez kağıdı dürüp ucuna iğne yapıştırarak hazırladığım mermiyi elektrik borusundan yaptığım silaha sürüp ateşlemenin planlarını yaptım. Kim bilir kaç kez doğrudan pencereden aşağı atlayıp 14 metre aşağıda siftinen bu hayvanı kendi ellerimle boğazlamayı düşündüm. Haftalar boyunca apartmanda kulis yapıp elimizde meşalelerle sahiplerinin kapısını kırarak içeri girmeyi, ne var ne yoksa yakıp yıkmayı, horozu da bir mermer kaide üzerinde kurban edip kanını içmeyi istedim. İnsanın uykusu bölünmeyen, her şey olabilir.

Sancılarla geçen ayların ertesinde, bir sabah yine horoz öttü. Bu ötüşü tarif etmem gerçekten zor. Metrelerce yükseklikten bana ne kadar yüksek bir rezonansla ulaştığına inanmak da zor. Ufakken apartmanın önünde yarım saat boyunca anne diye bağıran bizler, nasıl bir şey yaptığımızı bilmiyorduk. Çok sonra bu horoz sayesinde öğrendim. Bu noktada kurduğum empati sonucu, doğrudan horoza müdahale edemeyeceğime karar verdim. Sahiplerine ulaşmak, onlara çektiğim acıyı tattırmak… Bu bir çözüm olabilir miydi?

O sabah pencereden kırk yıllık komşu gibi sarktım. Yan apartmanda bir teyze de benim gibi camından sarkmış, sigarasını tellendirmekteydi. Komşu tavrımı bozmadan teyzeye çeşitli tonlarla ve hitaplarla seslenmeye başladım. Horoz hakkında yaptığımız kısa bir sohbetten sonra anladım ki bu hayvan yıllardır orada. Ve kanıksanmış. Bunun olmasından korkuyordum zaten. Neyse.

Akşama kadar çeşitli olayların geliştiği günün sonunda eve dönerken, sırtımda bilgisayar çantası, sağ elimde kıvırcık salata, taze soğan ve rokayla dolu beyaz bir torba, diğer elimde içinde ekmek ve bir milyoncudan aldığım metal baharat takımı bulunan bir poşet vardı. Sabahki teyze duruşum ne kadar yerindeyse, bu görünümümle de emekçi bir memuru rahatça temsil edebilir, uykuya gerçekten ihtiyaç duyan biri olduğuma bütün küçükbaş hayvan sahiplerini inandırabilirdim. Yüzümü soldurdum, omuzlarımı indirdim ve yan apartmanın en alt katında pencerenin arkasından sokaktaki bir kadınla muhabbet eden hedef kitleme doğru yürüdüm. İki kişiydiler, 70 üzeri bir karı koca. Bütün o hunhar planlarımdan sonra aramızda şu şekilde bir konuşma geçti.

- İyi akşamlar, ben hemen yan apartmanda oturuyorum da, kusura bakmayın horozun sahibi siz misiniz?

- Evet evladım.

- Çok tatlı hayvan, ne zamandır söylemeyim diyorum fakat ben dört ayrı işte çalışıyorum, sabahları çok erken saatte ötmeye başlıyor, hep uyanıyorum.

Bu noktada çok tatlı hayvan düşüncesi ve dört ayrı iş savı teorik olarak doğru aslında. Fakat ne onların bildiği anlamda dört ayrı iş, ne de onların bildiği anlamda çok tatlı hayvan. Değişik.

Neyse bu kaypak diyaloğumun tümünü yazmak istemiyorum. Yine de yaşlı çiftin önünde nasıl tatlılaştıysam artık, sabahları saat 10’dan önce kümesten çıkarmayacaklarını söylediler bana. Kümesin içinde ötmüyormuş zaten.

Not: Bütün hikayenin WWF için yaptığım Nuh’un gemisi illüstrasyonlarını bitirdiğim gün mutlu sona ulaşması üzerine, ilk gemideki horozu tavuğa çevirdim. Onca hayvanın arasından gelip bana horozu sorarlarsa, söyleyecek birkaç sözüm var. Baybay.

  • 3 yıl önce
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
← Önceki • Sonraki →
Avatar Blogun yok demesinler.
  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Mobil