BAZI UFAK DARBELER : Bölüm II
Ne kadar fuzuli olduğunu bilsem de şöyle bir altını çizmem gerekiyor; işlenen suç aslında her zaman ölümle cezalandırılır. Suçlunun ölümü, ondan alınan intikamdan ziyade suçun ne kadar ciddiye alındığının göstergesidir. İnsanın beyhude çabası her seferinde suçu işleyeni değil, suçun kendisini öldürmeye uğraşması olabilir. Çünkü suç ölmez, tekrar tekrar ortaya çıkar. Her seferinde yeniden doğar.
Dünyanın her köşesinde büyük küçük sayısız farklılıklar gösteren ahlak anlayışı, kendisiyle birlikte suçun da tanımını değiştirir. Kriminoloji der ki; suç, ceza kanununda yer alan maddelerle belirlenmiştir. Suçlunun cezai değerlendirmesi de bu kanuna tabidir. İnsan işte…
Raslantısallığı kabul etmemek adına sistem üzerine sistem üreten, bunları da olasılık hesaplarıyla esneterek en muhtemel öngörülebilir başarıyla yetinen insan, yağmur altında koşmanın, yürümekten farkı olmadığını da bilen insan aynı zamanda. Suçu öldürmeye, kötülüğe savaş açmaya yeminli insan. Ah, ah.
Biz bu cesedi dereye ittik. Suya bindi gitti birkaç saniyede. Baştan sona bu adamın maruz kaldığı tecrit, herkese karşı ipin önünde yapayalnız duran hali, ölüp de atıldığı derede kayboluşu. Kendimi bir dokuyu istila etmiş hastalıklı hücrelerden biri gibi hissediyorum. Ölüm travması doğarken mi oluşuyor acaba bizde? Ne saçma soru, genlerin en önemli motivasyonu bu zaten; hayatta kalmak ve üreyerek devam etmek.
Benliği defalarca tanımladı herkes, ben de eksik kalmak istemiyorum bu noktada. Genlerin, beyinin oluşturduğu üst ve alt kişiliğe hükmü, yaşamı devam ettirme motivasyonu ise ve beyin de genlerin hayatta kalma motivasyonu parantezinde oluşturduğu bedensel gereksinimleri bu üst alt benlikler motorunu kullanarak elde ediyorsa; arada sadece edilgen bir yapı olarak kurgulanmış bilinç; genin ve beynin farkında olan üçüncü bir öğe haline gelmiştir. Genler ve beyin arasındaki zorunlu koordinasyonu yönlendirebilme yeteneğine sahip, üremeden kendini öldürebilmeyi başarabilecek şey bilinçtir.
Fakat egosuyla da travmatik bir ilişkisi olan insan, genler ve beyinin istem dışı oluşturduğu benlik bilinci kapsamında kendini öldürmeyi ya da ürememeyi narsistik bir yaklaşım olarak değerlendirebilir. Ortaya çıkan dilema, halihazırda tarih boyunca bütün din, ordu, ulus görüşlerinin çelişkili söylemlerle dikte ederek körüklediği bir zafiyettir. Doğruları ve yanlışları ard arda sıralarken istisnaların da bir dökümünü çıkarmaya çalışırlar. Nasıl da zavallı bir çabadır ki; bütün bu uğraşa rağmen sayısız kuraldışı durum ortaya çıkar, kitaplar da genel geçer laflarını meşru kılmak için sürekli eklemeler, yorumlarla yenilenmek zorunda kalırlar.
Hak vermemek elde değil, tutarsızlığını kaldıramayan insanın her şeyi sabitleme kompleksidir bu kurallar, kanunlar yığını. Her çeşidi başarısızlığa mahkumdur. çünkü başarı ve başarısızlık bağlamında kurgulamıştır işleyişini. Andan kaçışın hikayesidir yani. Geçmişi istikrarlı gösterip geleceği tutarlı bir biçimde planlamak. Yaşanan şey ne geçmiştir ne de gelecek; andan ibarettir. Anı ise sarkastik yorumlarla değersiz kılmayı seçeriz. Gezegenlerin döngüsü üzerinden böldüğümüz zaman parçaları içerisinde dahi sabitlenemeyen; o hep olan, fakat asla tutulamayan an.
Söylemek ne kadar lüzumlu bilmiyorum; anın içinde olabilmek, gelecek için hedefler koymamak manasına gelmiyor. Geçmişe bakıp değerlendirme yapmayı reddetmek anlamına da. Bunun dengesini bulabilmek gerekir; körü körüne anın içinde var olmayı savunmak; geleceği ve geçmişi göz önünde bulundurmadan yaşamanın yaratacağı kusurları görmezden gelmek olur. Bütün mesele yaşarken bulunduğumuz yeri geçmişten ya da gelecekten seyretme hatasına düşmemektir. Gelecekte olamayız, geçmişte kalamayız. Bulunduğumuz yer burasıdır. Bu böyle değilmiş gibi yaşamaya büyük alıştık. Umudun ya da umutsuzluğun dozunu kaçırıp onları uyuşturucuya dönüştürdük. Neyse Maharishi, Osho vesaire kafalarda defalarca anlatılan şeyler bunlar. Ayrı bir prim kapısı haline geldiği için de insanın “Anını da al git.” diyesi geliyor.
Suçluyu geçmişe gömerek gelecek hayalimizi pürüzlerden arındırmak isteriz. Gelin görün ki; her nasılsa suçu asla geçmişe gömemeyiz, işlenmiştir ve mağduriyetin yası mümkün olduğunca uzun tutulacaktır. Öyledir ki, sanki öldürdüğümüz suçlu değil, ondan daha çok bizizdir suçun sahibi. Acıya, sıkıntıya sebep olan durumlar sona erdiği halde unutmayarak ne yapmaya çalıştığını bilmez kimse aslında. Devamı var…