Geçen Bölümün Özeti
Yanlış. En azından doğru değil. Senin, kendi kendine düşündüğün şey; mühim değil. Düşünce, beynin çalışırken çıkardığı gıcırtı yalnızca.
Tahayyül edebildiğiniz olasılıklar çoğaldıkça, bilumum vaziyeti değerlerdirebilir hâle geldikçe, olanları daha kolay kabul edebilirsiniz değil mi? Karşıtlar, yanlışlar ve doğrular, iyiler ve kötüler yakalanamaz hızlarda birbirlerinin yerine geçerler.
Bu durum benim kafamı karıştırmıyor, hayır. Böyledir zaten, eşyadan tut her nevi canlıya; külliyen titreşmiyor muyuz? Belki yapıtaşları birbirlerinin yerine geçip durmuyor. Fakat bir dayanamazlık, bir yerinde duramazlık var değil mi?
Var.
Bir ara uygarlığa bakıp utanmakla meşgûldüm. İnanın, gördüğüm herhangi bir teknolojik gelişme ya da bilimsel ilerlemeler dahi bana “Güzel şeyler oluyor yahu arada.” dedirtmiyordu. Varsa yoksa insanoğlunun takribi 4 milyon yılda geldiği meymenetsiz noktanın sıkıntısını duyuyor, kendimi aralarında yaşamak zorunda kaldığım bu milyarlarca insanın içerisinde, çaresizce yaşamını sürdüren ufak bir azınlığın parçası olarak görüyordum.
Dinciler mincileri, solcular molcuları yeriyordu. Politikacılar memleketle ilgili vaatlerini sıralarken çoğu insan, politikanın reklam, inşaat ya da bankacılık gibi bir sektör haline geldiğinin ve profesyonel bir mesleğe dönüştüğünün farkında değildi. Serde vatan yoktu, belki de hiç olmamıştı. Vatan sevgisi de bana göre tıpkı din, ordu ve futbol gibi kapsamlı bir boş tutma planının parçasıydı. Kimin yaptığı belli olmayan, kendi kendini kurup duran bir plan.
Boş tutmak demişken açıklayayım. Boş tutmak; fuzûli yere vakit harcatmak, faydası olmayan bir şey için insanı meşgul etmek manasında kullanılıyor. Biz gençler kullanıyoruz, yaşlıysanız ölmeden siz de kullanın.
Ben bunlara ayana kadar kaç yıl geçti biliyor musunuz? Yirmibeş. Yirmibeş sene demek, şu ortalama insan hayatının üçte biri demek. Peki ne oldu da benim bu apaçık mevzulara uyanmam bu denli vakit aldı. Beni acaba ne boş tuttu?
Şöyle bir bakıyorum ki; o da aslında aşikâr. Dört yaşında anaokuluna gitmemle bir şey başlamış. Üç gün sonra kaçıp birkaç sokak ötedeki evime gidince mecburi olarak iki yıl rölantiye alınan bu süreç, ilkokula başlamamla birlikte kaçınılmaz olarak hayatıma girivermiş. Adına eğitim diyoruz ya hani.
Onaltı sene boyunca benim yaşımdaki herkesle birlikte eğitim gördüm ben. Kimileri üniversiteyi bitiremedi, halen sürünüyorlar. Sürünsünler, hepimize müstahak. İlkokul denen angut kurumun beş sene sürmesine nasıl inanamıyorsam, senelerce matematiğe kümelerden başlayıp da buna nasıl isyan etmediğimize de öyle şaşırıyorum. Aslında az evvel bu inanamadıklarımla ilgili uzun bir paragraf daha yazdım, ama sonra korktum. Bana kızıp interneti kapatırlarsa diye çekindim.
Eğitimle ilgili üstün körü fikrim; gereksiz bir şey olmadığıdır. Ancak elimde öğrenmesi 16 yıl alacak denli değerli bir bilgiler yok diye de eklemeliyim. Ola ki varsa; bu aldığım eğitim sayesinde değil, ona rağmendir. Öyledir, öyle. Sinirlenme.
Uzun lafın kısası diyorum ki; eğitim beni 16 sene boş tuttu. Tam olmamıştır, aklı yerindedir, ya tamamiyle sinmediyse diye düşünmüş olmalılar ki; 6 ay süren yoğunlaştırılmış bir eğitime daha tabi tutuldum. Ön koşul olarak bütün insani haklarımdan, gururumdan, onurumdan o bıdık bıdık şeylerden vazgeçirildiğim, kendimi bir yüce mercinin kucağına bıraktığım bu güzel dönemin ardından, dışarıdan çok sezilmese de, şaftım kaymış biçimde evime döndüm.
Buraya kadar benim sınıfımdaki herkes aynı şeyi yaşadı. Yaşayacak. Sınıf dedim ya, takdim edeyim ben orta sınıfım. Bir üste geçmeye öykünen, bütün gücüyle üstlerden uzatılan çürük dallara tutunmaya çalışan sıradan bir orta sınıf genciyim. Yarama merhem olacakmış gibi ilk fırsatta bir avrupa ülkesine kaçmak için planlar yapan, sokakta genelde asık suratla gezen, gözlerinin feri gencecik yaşında sönmüş biriyim. Olan olmayan hiçbir şeye şaşırmıyorum, bunu biliyor musunuz? Neden, çünkü hiçbirine inanmıyorum.
Neyse. Bu ortak acı, ya da yaşanmışlık diyelim; (Herkes için benim düşündüğüm kadar dertli bir hal değildir çünkü.) bize bir ömür boyu yeter. Boynu bükük küheylanlar, kompleks börekleri, fındık ezmeleri olarak sürdüreceğimiz, her ne yaparsak yapalım, ne kadar para kazanıp titrimizi ne kadar yükseklere çıkarırsak çıkaralım, bu onbeş - yirmi senenin travmasının hep süreceği bir hayatla karşı karşıyayız. Ben öyleyim en azından. Sen değilsin, tamam. La havleye gerek yok, zaten gideceğim yakında.
Ha, bundan sonra sanki nispeten özgürleştim gibi mi göründü? Yanlış anlamış olmayalım. Bir gözden geçirelim. Önümde ne var? Önümde yollar var. Tali yol değil, mıcır da değil, çoktan asfalt döşenmiş, tabelalarla işaretlenmiş pırıl pırıl yollar. Parlak bir gelecek. İstediğimi seçebiliyorum. Çocuk da yapabiliyorum, kariyer de. Özel emeklilikle erkenden emekli bile olabilirim. Ne güzel. Kısaca anlatabildim mi önümdekini? Anlatamadıysam benim hatam, hatamla sev beni.
İşte geçen bölümün özeti böyle. Memnun muyum, değilim. Hiç olmamış olmak ister miydim, bilmiyorum. Olmamak nasıldır, tahmin bile edemiyorum. O yüzden kendimi öldürmek de istemiyorum, zaten onu da bilmiyorum. Ya ölünce herkes tulumba tatlısına dönüşüyorsa? Olmaz mı, niye olmasın? Niye?