Kar ve Vapur ve Balık ve Renault ve Ido
Senenin ilk karı düşer de bunu bir blogda yazmayan olur mu? İstanbul’la ilgili an itibariyle suların kesik, havanın soğuk, pencerenin diğer tarafının karlı olduğunu söyleyebilirim. MP3 çalarımın şarj kablosunu kaybettim, bu herşeyi daha melankolik bir hâle sokuyor. Dışarıda müzik dinleyememe fikri, evden çıkmayı sürekli ertelememe neden oluyor. Olsun, ev de güzel.
Kar yağdı dedik, e bari bir de gece gördüğüm rüyayı anlatayım, tam olsun. Sabaha karşı gördüm, rüyaların çoğu uyanmaya yakın zamanlarda görülüyor diye duymuştum. Günlük bilince yakınlaştığımız için hatırlama olasılığımız artıyordur, belki de açıklaması budur. Neyse canım… (Üç noktası da eksik değil şu yazının.)
Rüyamda vapurdaydım. Tanıdık birileri vardı sanki, fakat çok netsiz. Bir gariplik olması lazım ya hani; vapur çok hızlı gidiyordu. Ve içeriden, yine hızla seyreden diğer vapurları değişik kamera açılarından izleyebiliyordum. Monitörden filan değil, direkt oradaymışımcasına. Storyboard hakkında bir şeyler yazmıştım dün, “pan”lar, “dolly”ler, “crane down”lar havada uçuşuyordu rüyamdaki görüntülerde. Diğer vapurlar da manyakça dönüşler yaparak mânasız bir tehlike ortamına sebep oluyorlardı. Arada bizim vapurun kaptanını görüyordum, hızlı manevralarda nasıl zorlandığını, kendi kendini ve tüm yolcuları soktuğu çetin durumu, başkalarının meselesiymiş gibi ele alarak kahramanca bir tavırla, var gücüyle kotarmaya çabalamasını anlatan ufak sahnelerde.
Sonunda rüya boyunca gerilim yaratan çarpışma anı geldi, iskeleye kıçtan yüksek bir süratle bindirdik. Yüksek olmayan bir sesle ağzımdan şu cümle döküldü; “Canına okudular vapurların.” Sonra tepkisel yanım “Bağırsana ulan” dedi ve bağırarak tekrarladım; “CANINA OKUDULAR VAPURLARIN!”.
İsyanımı dile getirdiğim anda farkettim ki sol yanımda, giydiği tulumdan motor dairesinde çalıştığını ya da halat görevlisi olduğunu tahmin ettiğim bir adam oturuyor. Şaşkın, biraz da öfkeli; isyanıma binayen bıdı bıdı konuşuyor. Tek kelime dinlemeden elimi adamın omzuna atıyorum ve başlıyorum konuşmaya; “BAK KARDEŞİM!”
“Bak kardeşim.” diyen adam ben değilim aslında. Yabancılaştığı topluma, doğru yaklaşımla, “onların” anlayacakları uslupla konuşmayı beceren Erkin hayalimdir kendisi.
Dünyanın en dandik metaforuyla lafa giriyorum. “Senin hiç otomobilin oldu mu?” Cevap beklemeden devam ediyorum; “Benim olmadı ama daha 7 yaşındayken babamın yeşil bir Renault 12 si vardı.” (“Bak kardeşim”le kırmaya çalıştığım, adamın beni ötekileştirme eğiliminden artık nasıl korkuyorsam, Renault 12 lafını bir Denizli ağzıyla söyleyiverdiğimi ve devamını da çevre yörelerin lehçelerine kayıp durarak getirdiğimi farkediyorum.) “Biz kardeşimle o belki de şimdi dönüp kaputuna dahi bakmayacağın arabayı, allahın(opsiyonel) her akşamı yıkardık.”
Mesajı güçlendirmek isterken bir anda çok abartılı ve inandırıcı olmayan bir şey söylediğimi farkediyorum. Bu nadide durumun gerçek olduğunun altını çizmeye çalışırken daha da saçmalamamak için sağ elimin baş ve işaret parmaklarını birbirine değdirerek “Her allahın akşamı!” diye tekrar ediyorum. Lafım bitince parmaklarım birbirinden ayrılıyor ve sağ elim havada, öylece bekliyor.
Konuşmanın devamında işte bizim arabanın kıymetini bildiğimizi çünkü bizim saydığımızı falan anlatıp, vapur kaptanlarında böyle bir bilincin olmadığı noktasına geliyorum. Tüm bu hadise vuku bulurken vapur bir yandan yanaşmış, insanlar tıpış tıpış içeriyi boşaltıyorlar, dikkatim sürekli dağılıyor sağı solu kesmekten, vesaire.
Aslında bunun rüyasını görecek kadar dertli miyim lafı geçen mevzuda, bilmiyorum. Minibüs şöförüne para uzatıp açılırım. Balıkçıdan balık almaktan hep korkmuşumdur, belki bugün balık alırım.