Pazar ‘90
Aylardır istediğim pazar sabahı geldi işte. Serinsin, ürpertiyorsun ve sen gelmeden hüzünlenmiştim ben zaten. Sol yanıma doğru, zamanın doğradığı doğramaya doğru, esip esip duruyorsun. Dur yahu, şımardın, adam oldun iki satırda.
Evimin hemen karşısında bir başka apartımanı gizlemeye çalışan üç beş tane koca ağaç var. Ağaçlar ve apartımanların dışında bir de otomobiller var zaten. Arabalar çoğalıp trafik oluyor, ağaçlar orman, apartımanlar beton yığını? Şu hayatta ne gördüysem tek derdi çoğalmak, kendinden oluşan hengâmenin içinde boğulmaya da değer çoğalmak.Yeter ki; başkasının kalabalığında ezilmesin bir varlık. Ben birçok kedinin arasında ezilebilirim, ebediyen değil belki fakat, muayyen bir vakit içerisinde sualsiz kâbildir benim adıma.
Sergi yaptık, geçen gün de açıverdik. Çok paralı, gani gelirli bir zümrenin katılımıyla ve yalıtımıyla açıldı sergimiz. Üniversitelerde de gezecekmiş, bak o güzel.
Neyse, açılış partisinde aframızı taframızı eda ederken, Kanyon’un terasından bakakaldığım uzun çüklü yeni İstanbul silüetini bırakıp diğer tarafa da bir göz atayım dedim. D.J. U.F.U.K. Efendi’nin, sırtıma binip kafama kafama abanan bongolu titreşimlerinden silkinmeye çalışarak, duruma göre sürekli farklı yerlere taşınmakta olan saksılı çam ağaçlarının arasından şehrin kalan kısmını gördüm.
Çeliktepe, Gültepe gibi şeyler varmış orada; Cengizhan Lisesi’ni bitirip, ÖSS’de ilk iki milyona girmek amacıyla çalışan bir gençlik varmış. O kadar yükseğe çıkmışız ki, oraya ekmek atsak yere bayatlayıp düşermiş. Ekmek yoktu gerçi, çeşitli dolgularla lezzetlenmiş “roll” lar yiyorduk biz. Aşağıdaki hadise; sadece bakılmadığı zaman görünmez olabilen adamınki kadar çaresiz bir haldeydi bana kalırsa. O yediğimiz “roll”lar, onlardan birinin eli uzanınca “rollover” oluyor, içi şişirilmiş 200 gramlık beyaz ekmeğe dönüşüyor. Ne garip değil mi, sihir bir nevi.
O an yukarıda oluşumu düşündüm, martini istediğimde sepet efendim diyen adamlar vardı sağ olsunlar. Onların da işi zor. Aşağı mı ineyim, neyi kimden kurtarayım? Birbirinin üzerine basıp bir an olsun tepede ne var, görmeye çalışan milyonlarca insanız şurada, hazır terastayım, aşağı bakmayım da başım dönüp midem bulanmasın dedim. Mevzubahis yüksek mekân ile olan hukukumuz birkaç saat içinde nihayete erdi zaten. Eve dönüş yolundayken, ikindi vaktinden beri kasılıp duran gökyüzü, sonunda histerik yağmurunu boca etti üzerimize. Köpük partisinde bu kadar ıslansak gücenmezdik de, Çeliktepe’ye düşen yağmurun aynısıyla yıkanmak ağırımıza gitti. Kendimizi hırçın ama planlı bir şekilde yatağa atıp, sabaha dek ağladık.
Lafım aslında buralarda bir yerde bitecekti ama hazır beklenen pazar sabahı gelmişken iki kelâm daha edeyim diyorum. Şu anlattığım hikayenin sabahında ne mi yaptık? Bir ümit akşamki tadı yakalarız diye Cihangir’in bir kafesine gittik. Bilen bilir, eskiden güzel bir mekandı. Farkettim ki; artık beğenmiyorum. Neden?
Bahçeye bir bar kurulmuş, önünde iki adet beyaz deri bar sandalyesi, duvarda bir çift spor ayakkabının bir buçuk metrelik tuval resmi. Yan taraftan inşaat sesleri geliyor, arada bir esen rüzgar yediğimiz şeylerin üzerine toz toprak serpip duruyor. Asil zevkimize uymuyor artık burası. Hele ki; o bizden görünümlü kibar garsonların yerine, aralarında şakalaşıp duran, siparişi “Hee, sonra?”, “Başka arzun?” ifadelerinin bir füzyonuyla alan delikanlıların gelmesi. Bize o kıçın kıçın kaçtığımız insanları yansıtmasınlar, bizi korkutmasınlar, ufacık bir tavada sırtüstü uzanmış menemene 10 lira ödeten o izolasyonu sağlayamıyorlarsa lütfen o mekanı kapatsınlar. Ben istiyorum ki; Cihangir, Nişantaşı, Etiler, Bebek, Dragos gibi güzel semtler arasında bir tüp geçit olsun, rahatça aktaralım kendimizi. “Hummer”ımızı, “jeep”imizi o geçitte de süreriz, arazi için almamıştık ki zaten.
Ben 1982 doğumluyum. Senelerce Olacak O Kadar’a güldüm, Bizimkiler dizisini hiçbir pazar kaçırmadım, Bir Başka Gece’de Mehmet Ali Erbil’i sempatik bulduğum da oldu benim. Sonradan Çiçek Taksi’yle, Mahallenin Muhtarları’yla çok dalga geçtim lâkin, geldiğim yer belli işte. Ne yaparsam yapayım, nereye kaçarsam kaçayım gördüğüm ilk pixel art; TRT logosudur. O yüzden şu okuyup okuyup bir türlü bitiremediğiniz yazıdaki alaycılıkta bir nebze “Asıl suç bizde değil, bizi yönetenlerde hündürü hün hün” tadlı bir primitif sarkazm bulduysanız, mekan tasvirlerinde “İşte burada lokum üretiyorlar!” paralelinde bir heyecan varsa, iki gözüm önüme aksın kabahat bende değil. Beni yönetenlerde. (Oleey)