Ben Doğarken Ölmüşüm
Dünya ve üzerinde hüküm süren sosyal sistemin işleyişine denk düşen iki önemli söz mevcut. Bunlardan ilki “Her şeyin yeri ve zamanı var.”, ikincisi “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak.”
Özellikle ikincisi, yakında elime alacaklarım itibariyle durumumu gayet güzel tasvir ediyor. Tam bir korkak olduğum için, konudan açık bir şekilde bahsetmek istemiyorum. Kıvranışım, anlatamadıklarımın dansı olsun.
Benimle ilgili olan kısmı bir kenara; “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak.” sözü, doğadan, günümüz devlet yapısına kadar “insan”a dayatılan zorunluluklarla karşı karşıya getirildiğinde, her daim farkında olmadığım bir açıklamaya dönüşüyor. Daha da doğrusu bunun ciddi ciddi tabiattan gelen ve insan bilinci ile de kullanılmakta olan bir yöntemi tanımladığını düşünüyorum. Doğanın varlığa yüklediği, belki de pasladığı zorunlulukların başında mekân geliyor. Mekân kavramının özünde ve malzemesinde maddeyi ve onun sayesinde oluşan “boşluk”u görüyorum. Yalnızca insana özgü olmayan bu kavramlar, bilinç devreye girinceye kadar dikkate değer bir etkiye sahip değiller. Dikkate değer demek zorundayım çünkü her ne kadar algı yoksa maddenin ya da değilinin varlığından söz edemeyeceğimi düşünüyor olsam da, algının dışında diğer yöntemlerin mevcudiyeti ihtimalîni iç cebimde tutuyorum. Her neyse…
İnsanı düşünerek, doğadan bahsetmeye devam ediyorum; Seni önce var ediyor, ardından da bunun bilgisini ve o bilgiyi bilince dönüştürmen için gereken araçları sağlıyor. Bu durumda senin ilk işin, dünyanın ne kadar güzel bir yer olduğuna kendini inandırmaktır. Üzerindeki olağanüstü yükü ve mecburiyeti bilinçdışına atıp, görme, duyma, hissetme gibi kaçınılmaz yahut kaçınıldığı takdirde mahrumiyete dönüşen ne varsa adına yeti diyorsun.
İtip bir kuytuya hapsettiğin ya da bağlamını değiştirerek süslediğin, var oluşunla gelen tüm bağımlılıklar, aslında tıpkı sosyal yaptırımlar gibi, senden önce olup bitmiş bir şeylerin, birilerinin kurduğu ve senin de sorumlu tutulduğun kaçınılmaz yasalardır. Ters olan, egodan yaratılmış insanın, kendisinden başka sayısız etkeni umursayarak ve hatta geliştirerek yaşamaya zorlanmasıdır. Bu durumda “yaşam mücadelesi” lafı tam yerine oturuyor. İnsan yapısı sistemler olsun olmasın, doğanın canlıya bahşettiği (!) işleyiş zaten onu aynı mücadeleye zorluyor. İşin beni benden eden tarafı; devlet, şirket gibi yapıların da doğadaki despotizmin taklitleri olmasıdır. Bu beklenmedik bir şey olmamasına rağmen, kötü ve baskıcı doğayı taklit edip duran insanlığın uyuşmuşluğuna, boynu büküklüğüne akıl erdiremiyorum.
İçinde yaşadığımız şey, sürekli terbiye ve adaba zorlayan, herkesi delirten, kimseyi memnun etmeyen şuursuz bir düzen iken güzel sanatlar gibi sapkınlığın ve yalnızlığın hükmü tarafından körüklenen hazin sonuçlara şaşırmamak gerekir. Doğanın tasvirinden ibaret olan sanat da, baskının ve mutsuzluğun yönlendirilmesiyle yapılan sanat da umutsuz bir durumun sonucudur. Anlamamıza asla izin verilmemiş bir gidişi, yani yaşamı, yine manasızca orada duran içgüdünün itkisiyle sürdürmeye çalışmanın ürünüdür.
Doğa iyimserler için güzeldir. Diğer yandan, kaçınılmazlığı, insana iyimser olmak, güzel görmek dışında bir doğru sunmaz. Bu yüzden gerçekçi insanın da, seçmek veyahut kabul etmek durumunda kaldığı bakış yine gerçekliğe iyimser bakıştır. Çünkü mutluluğun erek olarak sunulduğu bir yaşamda vahametin acısıyla yaşamak, böyle düşünen ötekilerin safında bulunuyor olsak bile bize yalnızlığın, çaresizliğin ötesinde bir şey vaat etmez. Kısacası; daima yapamadığımız bir şeyin ve yapmakta olduğumuzun sıkıntısıyla yaşamak zorundayız. Herkese kolay gelsin.