Antidig : Kalp Sektesi

  • Arşiv
  • RSS

Resme Ne Oldu

Resmin sosyal bir işleve hizmet edebilmesi için bir ilk adım olarak sanata ve kültüre halihazırda bakmakta olan kitlenin dışındaki insanlara onu  ulaştırmak, görünümüne alışmalarını sağlamak gerekiyor. Bunun yolu, aslında diğer tüm disiplinler gibi yaratımı ve algılanması ayrı bir birikim gerektiren resmi, günlük yaşamın içerisinde sunmak olabilir. Galeriler, müzeler, bilimum sergi mekânları ve hatta sokak bile söz konusu mevhum sanat olduğunda bahsi geçen kitlenin ilgisini çekmeyi başaramıyor. Resmin bu ortamlarda sergilenmesi, sosyal işlev perspektifinde kitlelerin dikkatini sanata yöneltme çabası olarak açıklanabilir. Çok uzun zamandır yapılagelen ve resimle içli dışlı olmayan kesimlerin ilgisini çekmek açısından tatminkâr bir başarıya ulaşamayan yöntem bu zaten.

Önerdiğim mantık ise ilgiyi resme yöneltmek için çalışmak değil. Resmi ilgi duyulan, göz önünde olan, popüler diye anılanın içine yerleştirmeyi öneriyorum.

Örneğin insanın, sanatın elitliği, anlaşılmazlığı gibi önyargıların dışında, resimle karşı karşıya kaldığında yabancıladığı, dışladığı birincil öğeye “biçimdir” diyelim. Çünkü özellikle tanıdık bir nesneyi, bir figürü andırmayan biçimler resmi izleyici karşısında “dezavantajlı” konuma sokuyor. Eserdeki renk armonisi, formal çağrışımlar, güncel, tarihsel ya da kişisel referanslar, bu yadırgama hali sebebiyle izleyiciye hiç ulaşamıyor. İnsana, medyaya, soyut biçimi ve amorf formu alıştırdığımız takdirde, bunların çağrışım özgürlüğünü, hayal gücüne tanıdığı sınırsız imkânları anlamak ya da benimsemek, kendiliğinden gelişen bir sürece dönüşecektir diye düşünüyorum.

Resmi bu tip bir metodla yaşayan ve halka yabancı olmayan bir olgu haline getirmek aslında binsekizyüzlerin sonundan itibaren postmodernizme kadar, özellikle 1910-1950 yılları arasında kendiliğinden gelişmiş ve işlemiş bir fikir. O dönemde medya denilen kurumu oluşturmakta olan grafik tasarımcıların tümü kitap, dergi tasarımlarından, afiş tasarımlarına kadar, yazı karakterlerinden, görsel seçimine kadar resim ve mimariden referans alarak çalıştılar.

Sanayi devriminden önceki yüzyılda hareketlenen resim akımları bazen öncekileri reddederek, bazen geleceğe tutunarak, bazen de estetiğin ve biçimin dozajıyla oynayarak fakat açık bir biçimde form anlayışlarını eskisinden çok daha geniş bir kitleye duyurarak varoldular. Bunun sosyal bunalım, fabrikasyon, savaş gibi etkenlerle birlikte en mühim sebeplerinden biri de resmin seri basım teknikleri sayesinde büyük kitlelere ulaşan grafik tasarım ile (ve işlevsel yönü sebebiyle halkın kolayca ve koşulsuz benimsemekte olduğu mimari akımlarla) multidisipliner bir bakış doğrultusunda beraber çalışmış olmasıdır. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra tasarım, ayrı bir disiplin olarak yerini sağlamlaştırmanın da etkisiyle, gücünü sanattan  almayı büyük ölçüde bıraktı. Ambalaj, basılı yayın tasarımcıları, daha sonra internet ve dijital ortam kendi tasarım klişelerini iyice oturttu fakat bu durum evvelden devinimi sağlayan önemli bir faktörü, araştırma sürecini uyuşturup yerine satış oranlarının ve acilen anlaşılırlığın yönettiği bir tasarım anlayışı koydu.

Resim bu aşamada yalnız kaldığında kendi gelişen varlığını sürdürebilecek bir disiplinken, ya yeni medyaların yarattığı heyecanla beraber terkedildi ya da tasarımın gittiği yolu takip ederek kapitalizmin pasif-agresif yapısına ayak uydurmak için seri üretime geçen ve talebe tam anlamıyla cevap veren resimler üretmeye başlayan ressamlar tarafından yoz bir yola sokuldu. Daha net bir anlatımla resim de, birçok diğeri gibi düşünmesini, arayışını ve buluşunu yitirmeye başladı.

Doksanlı yıllardan itibaren Türkiye’de de galerilerin, bankaların ve diğer büyük şirketlerin imkân sağlama, sanata destek olma vaadiyle açtığı mekânların, emlakçı mantığıyla çalışan küratörlerin yürüttüğü bir sektöre dönüştü. Bu gelişmenin en kötü yanı Türkiye’de ressamların üretimlerini paylaşmak ve yaşamlarını idame ettirmek için başka yolların varlığını unutup tüm sanat hayatlarını bahsi geçen organizasyon ve organizatörlere bağlamaları oldu. Genç sanatçılarda daha vahim bir şekilde kendini gösteren bu tutum, küratör ve galerilerin fonksiyonlarını; ressamı bir konsepte yöneltmek, onu çekip çevirmek şeklinde belirlemelerine sebep oldu. Hatta kimi küratörler “Bugün biz olmasaydık genç sanatçılar büyük  galerilerde ve organizasyonlarda eserlerini sergileme imkânı bulamazlardı.” nevî cümlelerle kendilerini nasıl bir mevkîye koyduklarını beyan ettiler. Gerçekten gençlere ya da sanatçılara ihtiyaçları yoktu aslında. Kakanızı bile satabildiğiniz bir “sanat” ortamında ressamı kim ne yapsın.

  • 3 yıl önce
  • Kalıcı bağlantı
  • Share
← Önceki • Sonraki →
Avatar Blogun yok demesinler.
  • RSS
  • Rastgele
  • Arşiv
  • Mobil